NUR-U HAYAT

18/2/2008

MUDANYADALGALANMALAR

Yaş ilerleyince hayata dair keşiflerimiz azalsa da bazen kendimizi bile şaşırtacak şeyler keşfetmeye devam ediyoruz ve ölene kadar da edeceğiz. Keşiflerimiz azaldıkça monotonluğumuz artmış demektir. İşte o zaman hemen bir acil müdahale paketi hazırlayıp yürürlüğe koymakta fayda vardır. Tabi sıradan bir yaşam sürüp tahtaboşun yollarını gözlemeyi tercih etmiyorsak. Geçen gün sabah uyandığımda da hayatımın sıradanlaştığını farkettim biraz, ve ürkerek kalkıp, kahvaltı vs. gibi günlük ihtiyaçlarımı hallettikten sonra uzun süredir uzaktan gözlediğim yaşam alanlarımın içine dalmaya karar verdim. Bu kararımda baharı andıran meteorolojik durumun da etkisi olmuş olabilir. Spor kıyafetlerimi giyip sahilde yürümek için çıktığımda evimizin önündeki zeytinlikten gelen bülbül sesleri uyandırdı önce biraz beni, bir burukluk hissettim onlar adına. Kaç yıl olmuştu artık şarkılara adları girmeyeli ki buna rağmen hayata küsmemiş inadına ötmeye devam etmişlerdi. Gelişen çağdan, teknolojiden, konfordan bir kez daha nefret ettim bülbüllerin şakımasını duyunca, çünkü odamın penceresine bilmemnepen yapıldığından beri pencereyi açmadan duymaz oldum bu sesleri. Sahile çok yakın ve paralel bir şekilde yürüdüğüm halde denizi yakından görmek için biraz yol almam gerekti, çünkü aklı evveller sahil yapılması gereken bir alana bir lastik fabrikası bir de benzin deposu kurmuşlar sayın yetkililerin de izniyle tabi. Şu insanlar paradan başka bir şey düşünmezler mi? Sahile Mudanya’dan ilk giriş noktası olan ve babamın da cenaze namazının kılındığı caminin yanından dönerken yine gözüme yıllardır kapalı bulunan fakat inatla duvarındaki gotik karakterli disko yazısı bulunan mekan çarptı. Her defasında baktığımda aynı şeyi düşünürüm neden yazısını kaldırmadıklarını? Neyse önemli bir ayrıntı değil ama yarımadaya uzaktan da olsa bir göz atmakta fayda var sanırım deyip ilerlerken bir yandan denize bakıp, bir yandan derin derin nefes alıp yürürken diğer yandan da insanları süzmek alışkanlığım var. İnsan aynı yerlerden geçerken hep aynı hareketleri mi yapıyor acaba? Bir zamanların tren istasyonu olduğu önündeki tabeladan ve mimarisinden anlaşılan restaurant niyeyse istasyon nostaljisini yaşatmıyor bana. Oysa üniversite öğrencisiyken severdim trenleri, istasyonları, beklemeyi, bekletmeyi ve de karlı havalarda Anadolu Ekspresi içinde terlemeyi. Birden özlediğimi farkettim, özlemeyi özlemişim. Ne zamandır özlediğim bir şey, bir kimse olmamıştı. Her şey o kadar elimizin altında, o kadar yakın (aslında o kadar uzak, aslında o kadar sanal) ki özlemeye bile vaktimiz olmuyor, özlemeyi özledim.. Neyse iskeleye varmışım birden popülasyon arttı. Her yaştan çiftler elele tutuşmuş yürüyorlar, sahiller insanlarda elele tutuşma dürtüsü yaratıyor galiba. Ama bunlardan kaçı Pavlov’un köpeği gibi şartlanmış kaçı gerçekten sevgilinin sıcaklığını hissederek yanındaki eli tutuyor bilemezdim. Bildiğim tek şey ise bugün elele olan insanların yarın iki yabancı gibi olabileceğiydi hem de hiçbir neden yokken, birbirilerinin yüzüne bile bakmayabilecek kadar yabancı.. Hem bu yabancılaşma bir yönetim sisteminin teorisyenlerinin belirttiği cinsten değil, bir mekanikleşme anlamında hiç değil, içinde yakıcı yakınlığı hissettiğin halde dışına yansıtmama zorunluluğu hissetmekti bir tür. Yani alevler içindeyken dışardan bir buzdan heykel gibi görünmek zorunda kalarak yabancılaşma.. Üniversitedeyken bir gün ev arkadaşımın odasına girdiğimde elinde bir fotoğrafla ağlarken buldum kendisini. Fotoğrafta kısa bir süre önce ayrılmış olduğu sevgilisi bir koltuğa oturmuş, arkadaşımda ona arkasından sarılmıştı. Arkadaşım nasıl da büyük bir aşk yaşadıklarını, oysa şimdi O’nun bir başkasıyla birlikte olduğunu anlatıyordu, belki de kendisine göre öyleydi ama fotoğrafa bakan herkes ikisinin de gözlerinin parlamasından ve o ışığın flaş gibi yüzlerini aydınlatmasından anlardı ne tutkulu bir aşk yaşadıklarını. O zaman içimden “yaşanan zamanların yok sayılmasından daha acı ne olabilir” diye geçirmiştim. Yaşadığın anların sen yaşarken toprağa gömülmesi, ne yaşamın bir parçası ne de ölümün bir parçası olamaması nedeniyle duyulan o büyük boşluk nasıl doldurulabilir. İki kişilik işlenmiş zamanların bir kişi tarafından sökülüp yok sayılması diğerinde delilik şüphesi yaratmaz mı, yaşadıklarını kendisine ispatlama ihtiyacı duymaz mı? Sahi ben hiçbir sahilde elele dolaşmış mıydım diye düşünmeden edemedim tabi ve sanırım Gemlik sahili tek şahidimdir bu konuda. Ha bir de küçük elleri büyük ellerin içinde kaybolan çocuklar var. Fikrimce dünyaya bir iz bırakmak için bir şeyler üretme konusunda yeteneksiz olan insanlar yattıkları yerden hesapsızca insan üretiyorlar. Aynı zamanda ben üremenin ilahi adaletin bazen yerini bulması için gereklilik olduğuna da inanırım. Kötülük yapan insanlar bazen bunların bedelini ödeyecek nesnel koşullara sahip değildirler ve bu durumda onların parçası olan çocukları aracılığıyla bedel ödediklerini düşünürüm. Herkes yaşattığını yaşamazsa bu dünyada iyi kalmanın bir anlamı olmaz.Şair dostum Tugay bir yazısında “insanların yaşının olmadığını, esas olarak beş-altı dönemi olduğunu”  ve insanların ömürlerinin çağlara ayrılması gerektiğini söylemişti. Evet ayırsınlar insanların ömrünü çağlara, yaşların ne önemi var. İşte bu durumda ben “insanlara olan güvenimi kaybettiğim çağdayım” derdim herhalde. Bu çağ, yıllar boyunca yiyilen kazıkların birikmesi ile insanın içinde oluşan taşlaşma sonucu meydana gelip en belirgin özelliği ise henüz avlanmayı ve kazık atmayı öğrenememiş olan insanın kendini yiyerek hayatını sürdürmeye çalışmasıdır.

 

            Günahım, vebalim senin boynunda

            Elleri toprak görmüş anam

            Öyle temiz büyütmüşsün ki koynunda

Kötülük nedir öğretmeden

Yabana uçurmuşsun

Düşünmedin mi hiç kanadımın kırılacağını

Bir sapan taşıyla vurulacağımı

Her uzanan ele konacağımı

Güneşe aldanıp ayazda donacağımı

Elleri toprak, gözleri şafak görmüş anam

Öğütler fısıldasaydın kulağıma

           

Sanırım fazla daldım bu meseleye derken şu orta yaşlı kadınlar takılıyor hep gözüme, hani başlarına örtü bağlayan, uzun etekler ya da pantolon giyen kadınlar, hepimiz biliriz bunlar 30 yıl önce mini etek giyerlerdi ve hepsinin böyle siyah-beyaz fotoğrafları vardır. Ve hiçbiri de bu yüzden ne tacize uğramıştır, ne tecavüze, hatta utangaçtır o zaman insanlar, bütün o açıklığa rağmen tutukturlar bu yüzden hep aşkların başlangıcı yavaştır, heyecanlıdır duyduğumuza göre..  Peki ne oldu da bu kadar daraldı vücudunun görünen yüzölçümleri? Bu kadar kapanınca kadınlar neden arttı erkeklerin dürtüleri? Erkekler mi kötü oldu gün geçtikçe kadınlar mı kötü düşünmeye başladı sahi? Neyse her defasında Aristo’yu doğrulamasam olmaz sanki, insanları hayvanlardan ayıran tek şey sanki siyaset mi ki? Korsan’da tanıdık birileri var mıdır diye göz atıp geçtiğimde Deniz Feneri’nde bir çay içmeyi düşünüp, kalabalık olduğunu düşünerek vazgeçtim zira hareket eden bir kalabalıkta bulunmak durağan bir kalabalık içinde bulunmaktan iyidir benim için. Halitpaşa Mahallesi bence Mudanya’nın en güzel yeri. Denize dikey ve paralel olarak düzenli bir şekilde dizilmiş Rum evlerinin herbiri denizi görür, arka sıralarda dahi olsa denize uzaklık sadece bir kafa uzatım mesafesidir. Bu evlere bakmak insanda hiç sıkılma duygusu uyandırmaz, her baktığınızda ayrı bir güzellik görürsünüz. Aklıma hayatım boyunca muhatap olduğum tek Rum kadın geldi. Lise sondaydık, okul artık tatil olacaktı ve birkaç arkadaş Heybeliada’ya gitmiştik. Adada gezinirken bastıran yağmurla donumuza kadar ıslandığımızda (bu ne bir deyim ne bir abartıdır) iskeleye gidip vapur beklemiştik. Ben o günden beri bu kadar hırçın aynı zamanda coşkulu ve delidolu yağmur görmedim. O sırada yanımıza bir Rum kadın geldi. Şiveli konuşması ile çok ıslanmış olduğumuzu ve bu şekilde hastalanacağımızı belirterek, evinde torunlarına ait kıyafetler olduğunu bunları bize vereceğini söyledi, biz ise önce tereddüt edip daha sonra kadının ısrar etmesi üzerine takıldık peşine. Rum evlerinden birine girip merdivenden çıkarken biz teşekkürlerimizi sıralamaya başlamıştık, oysa O hiç üzerine alınmadan sağ elinin işaret parmağını gökyüzüne doğru kaldırıp işaret ederek “Bana değil O’na tesekkur edin” diyordu. İşte o zaman anlamış olmalıyım ibadetin şeklinin önemli olmadığını. Rum kadının Tanrı’nın varlığına olan inancı o kadar güçlüydü ki, kendi iyiliğini bile O’nun bir lütfu olarak görüyordu. Bu yüzden din konusunda şekilcilikten yana değilimdir. Mesela ben her sabah kalktığımda genellikle hava güzelse balkona çıkarak, değilse camdan önce sağa sonra sola bakarım bir denizi bir ormanı görürüm ve bu güzellikler içinde Tanrıyı hatırlarım, varlığı somutlaşır benim için doğanın her ayrıntısında, hayranlığım artar, bu benim için bir ibadet gibidir... Hava kararırken mevsimin kış olduğunu anladım gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı hala yüksekti ve üşümeye başlamıştım. Eve geri dönerken iskeledeki yük gemisinin yakamoz yapan ışıkları değildi beni etkileyen meydandaki şehitler anıtıydı.

 

            Bir yanda Şükrü Çavuş

            Diğer yanda Kürt Mehmet

            Biri İngiliz’e sıkmış ilk kurşunu

            Diğeri bir İngiliz kurşunuyla vurulmuş

            Yatar yan yana Şükrü Çavuşla Kürt Mehmet

            Başka söze ne hacet..

           

Hava da iyice soğudu... Eve gitme vaktidir. Yıldızları pencerede fazla bekletmemek gerekir..

20/11/2007

Sonbaharda Abant

Abant’a doğru yola çıktığımızda “Eyvah! Hafta sonu tatilimiz mahvolacak!” Diye geçiriyordu herkes içinden yağmura yakalanınca ama kimse bu kaygısını dile getirerek şom ağızlılık etmek istemiyordu. Oysa her birimiz birer renk olup aktık doğanın en güzel tablolarının içine iki günlük gezimizde. İlk şaşkınlığımızı otelin önüne otobüsümüz yanaşırken yöresel kıyafetler içinde bizi karşılayan oyun ve çalgı ekibini görünce yaşadık. Otobüsten kahkahalarla indiğimizde hava kararmaya, renklerimiz canlanmaya başlamıştı. Otel çalışanları bize müşteri değil misafir gibi davranıyorlardı. Şömine başında oturup bağlama eşliğinde diyar diyar dolaşıp türkülerimizi söylerken közün içine atılmış patatesleri bize dağıtıp yanına da keş peyniri getiren otel görevlisi bizden daha mutluydu misafirlerini iyi ağırlamanın verdiği gururla. Sabah olup da uyandığımızda ne görelim? Yeşiller birbirileriyle yarışıyorlar, sarılar en güzel ton benimki diye bağırıyorlar otelimizin çevresinde. Erkenden yola çıkmak gerekti zira gezilecek çok yer vardı. Yolun her iki kenarında dizili ağaçlar dallarını uzatıp elele tutuşmuş ve bir köprü kurmuşlar biz de altından geçip duruyoruz. Güneşte bizi bekliyormuş gibi, önceden hazırlık yapmış sanki, sıcaklığının en iyisini sundu bize. Abant’a varmak üzereyken başı dumanlı mı desem, duvaklı mı desem, dağlar gölü olduğu gibi bizi de kucakladılar.  Göl etrafında içimize derin derin oksijen çekerek yürüyüş yaptıktan sonra acıktık tabi. Bölgede yöresel yemekler yapan otantik restaurantlardan birinde karnımızı doyurduktan sonra Sünnet Gölü’ne doğru yol aldık. Heyelan çukurundan oluşmuş olan bu gölün de tıpkı Abant gibi kurak geçen bir mevsimin azizliğine uğrayıp sularının çekilmiş olması bizi üzdü tabi. Bizi gezdiren İbrahim Amca’nın anlattığına göre bu gölün etrafındaki dağlardan birinde meydana gelen  heyelan neticesinde büyük bir toprak parçası kopmuş ve bu olay da dağın  sünnet olduğu şeklinde betimlenerek bu göle de adını vermiştir. Mudurnu’nun tarihi yapıları, beyaz badanalı, kahverengi ahşap pencereli, yamaçlarda ardı ardına sıralanmış evleri bizi zamanda yolculuğa çıkarırken, pazardan keş peyniri, tarhana gibi yörenin kendine özgü yiyeceklerinde de almayı ihmal etmedik. En önemli tarihi yapısı sanırım Türkiye’nin sayılı sütunsuz kubbesine sahip olan camilerinden biri olan Yıldırım Bayezid Camii’dir. İnsanların sıcaklığı, samimiyeti bir kez daha sorgulattı bize yaşadığımız ilişkileri, yabancılaşmayı. Herkesin ortak düşüncesi zamanın bu küçük ilçede durmuş olduğuydu. Yüzyıl önce nasıldıysa yaşam bugün de aynıydı sanki. Bütün gün gezip dolaşıp arınıp gevşedikten sonra otelimize döndük. Ertesi gün otelden ayrılırken ziyaret ettiğimiz bir akrabamızdan ayrılır gibiydik. Bu arada nerdeyse adım başı ayva ağacı bulunduğu için yol arkadaşlarıma dağıtmak üzere kucağıma topladığım ayvalarla onlara doğru giderken “göz hakkı” olayını abartmış olduğum yorumları da yapılmadı değil. Çubuk Gölü’nü de görmek boynumuzun borcuydu elbette ve o günkü gezimizi de öğlene kadar tamamlayıp Bursa’ya geri dönecektik. Tüh! Tam da tatil havasına girmeye başlamıştık, yine sıcaklığını bizden esirgemeyen güneşin de katkılarıyla. Ve yine heyelan neticesinde oluşmuş vadi içinde bir göl, gölün etrafında yel değirmenleri. Ben yel değirmenlerini sadece Don Kişot’tan biliyordum, ilk defa yakından gördüğümüz değirmenlerin içinde, dışında, balkonunda, etrafında bol bol fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik tahmin edeceğiniz gibi. Gölün etrafındaki ağaçlar gölde yansıyan güzelliklerini seyrederken biz de onları seyrettik bir süre. Ve son durağımız Göynük.. Bir vadinin yamaçlarına sıralanmış o beyaz evler yine sadeliğin, samimiyetin sıcaklığın simgesi olarak duruyorlar. Fakat asıl simgesi Göynük’ün Zafer Kulesi’dir. İlçenin her yerinden görülebilen bir tepeye 1922 yılında Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından Sakarya savaşı başarısından sonra inşa ettirilmiştir. Bütün ilçeyi ayaklarınızın altında görmek istiyorsanız biraz yokuş tırmanıp, nefes nefese kalmayı göze alacaksınız. Ama dert etmek gerekmiyor inerken zaten kapı önünde komşularıyla oturmuş kadınlar yorgunluk çayı içmeye davet ediyorlar. Burada da tarihi yapılar, restorasyonla ilk güzelliklerini korumaya devam ediyorlar. Dönüş vakti geldi artık. Son kez tarhana çorbası içmeden ayrıldık sanmayın. Dönüş yolculuğumuzu da başkanımız Asude Hanım’ın kelime oyunu şenlendirirken kazanmak değildi önemli olan. Kazanan tarafta olmadığım için söylemiyorum bunu! Hepimiz ömrümüzde iki günlük bir “zaman” kazandık.  Hayatta geri getirilemeyecek olan tek şey zaman.

 

 

 

8/9/2007

yitik bir denizciye

Sonbahardı, yerde çınar ağaçlarının kurumuş elleri vardı… Aklımda yitik bir denizcinin aşkı.. ölüler bahçesinde bir mezarın üstüne dikilmiş karanfildir sevgi. Bir çiçeğin kökleriyle sarıp sarmalamak son kalan izleri. Söyleyeceklerimiz hiç bitmedi dostlarım, kimbilir belki binlerce yıl önce bunları da söylemişti biri… Benden kaç yüzyıl önce keşfedilmişti yükseklikle küçüklük arasındaki doğru orantı.. Yani mesele yükseğe çıkıp çok şey görmekte değil aslında aşağıda daha az ama daha yakından görmektedir belki de..

Bu anlatacaklarım gerçektir ama size hikaye gibi gelebilir. Belki de siz hiç gerçeği yaşamadığınız içindir. Bundan dört yıl önce 18 yaşında olan delikanlı – ki hep 18 yaşında kalmıştır- bilemeyiz belki gözlerine, belki gülüşüne yada masumiyetine vurulmuştur gittiği memleketindeki bir genç kızın. Adı Kamer (Ay)dir, belki ay parçası gibi dediklerindendir. Küçüktür daha delikanlı üniversiteye gidecektir, gece gündüz ayırt etmeden, tıraş olmak nedir bilmeden ders çalışır. Küçük dediysek yaşı tabi, boyunu posunu kasdetmedik. Aklında denizci olmak vardır bu aslan gibi delikanlının, tam bir yılını bunun için harcamıştır. Bu arada sevdiğinin başkasıyla evleneceğini duyar, ölümle hayat arasında gider gelir, mutlaka ki kalbine ateşten oklar saplanmıştır yada acısı sayısız bıçak gibi kalbini parçalamıştır, kimbilir uykusundan kaç kere ölmek için uyanmıştır. Velhasıl denizci olmak hevesi  tek bağıdır artık hayatla ve gider kayıt olur Trabzon’da üniversiteye. Hepimiz anımsarız üniversiteye ilk gittiğimiz günü, ama o hiç hatırlayamaz çünkü ondan sonra o günü hatırlayacak hiç günü olmamıştır. Dersten çıkmıştır, sadece dersten mi hayattan da çıkacaktır bilemez, karşıya geçecektir yoldan, eyvah! Sevdiğinin adını plakasına takmış bir azrail gelir son hızla ve .. AY … plakalı araç dağ gibi başka nasıl desem bilmem ki yıkılmaz sandığın delikanlıyı yıkar yere. Aklında eminim ki sevdiğinin yüzü vardır son kere.. Yatarken yoğun bakımda direnmiş midir yaşamak için yoksa ölümü seçmiş midir o da bir bilinmezdir.  Acılarını, hayallerini, hiç yaşamadığı daha bir çok şeyi terk etmiştir 23 Eylül 2003 ( 2+0+0+3=23) te. Daha doğduğu gün bu uğursuz rakam kaderini çizmiştir aslında. 23 Şubat 1985 ( 1+9+8+5=23)te. Daha birkaç sızdığı yer vardır ki fazlasına gerek yok bu uğursuz sayıyı anmanın ama telefon numarasına kadar bulaştığı bilinir.

 

Demir atmak için erken değil miydi

Gidemediğin bütün limanlar seni bekler şimdi

Bütün deniz fenerleri yolunu gözler

Ve her limanda buluşamadığın sevgililer

 

Daha yolculuğun başındaydın

Henüz yelkenleri bile açmamıştın

Ve hiçbir martı konmamıştı güvertene

Ne bir sevgili eli değmişti eline

Ne de bazı kelimeler oturmuştu diline;

Heyamola!

 

Oysa hiç bakmadığın yerlerden bakacaktın Ay’a

Fırtınayla boğuşup, kudurmuş dalgalara

Bir yıldızda sen atacaktın

En ıssız yerinde denizin

Şarkı söyleyip ıslık çalacaktın

Oysa sessizlik fora….

 

31/8/2007

Aziz Nesin'e Mektup

Vallahi Aziz Abi hergün adını anar olduk. Hele benim “büyükmüşsün abi” demediğim gün sayısı pek az. Yok yok % 60 meselesini kastetmiyorum. onu ben önceden biliyordum da yeni keşfedenler var tabi. Duruşmadan çıktım az evvel, duruşma salonu muydu? Tiyatro sahnesi mi? az önce durduğum yer bilemedim. Abartıyorsun zannediyordum abi hikayelerini okudukça, değilmiş. Yani memleket bu kadar komik idare edilirken hani sana pek iş de kalmamış yazmaktan başka. Yahu geçen sene bizim barodan arkadaşlarla sahnelemiştik “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz”ı yani bu çağda bu teknolojik altyapıda biraz nostaljik gelmişti ama değilmiş. Tamam uzatmayıp anlatıyorum.

Müvekkilim 1957 doğumlu, cinsiyeti: erkek, adı: Abidin ( diyelim mesela). Vallahi elinde nüfus cüzdanı var hem masmavi.. Terhis belgesi, okul diploması, birsürü resmi belge, tamı tamına elli yıllık bir ömür var. Tut sen nüfus müdürlüğü 50 yıl sonra nüfus kaydını düzeltiyorum diye adını Şükufe ( mesela yani), cinsiyetini kadın yap. Bir gariban adam bizimki, akıl erdiremiyor tabi bu işe komplodan şüpheleniyor. Ha buna da şükrediyor 80’li yıllarda yanlışlıkla epey bir cezaevinde yatmışlığı varmış. Neyse sunmuşum bütün belgeleri dava dosyasına ki hepsi devletin mührünü, imzasını taşıyor kapı gibi, adamı da dikmişim ilk celse mahkemenin huzuruna ki yanlışlık var deyip düzeltiversinler hemen. Olmuyor, nüfus müdürlüğüne yazılacak illa nedeni sorulacak. Demezler mi cevaplarında Abidin diye birisi yok diye. Nasıl olur? Elli yıldır vardı. Güya 1957 tarihli bir doğum kaydına dayanmışlar. Yahu yeni mi geldi aklınıza kim çıkardı bu elli yıllık belgeyi, kimin kimi doğurduğunu, ne doğduğunu bir kağıt parçası mı bilecek? Hem bu nüfus cüzdanı neyin nesi? Bir de elli yıllık.. Hem askerlik yaparken erkekti ve yaşıyordu.

Derken adli tıpa sevk edilecekmiş efendim cinsiyetinin belirlenmesi için. Gerçi askere giderken kontrol etmişlerdir ama olsun sağlama alalım işi. Yani diyorum ki hakime hani ne gerek var karşınızda duruyor işte erkek gibi erkek, bütün resmi belgeler dosyada. Ama dış görünüşü erkek sadece, diyor. Haklı, bu zamanda insanların içi dışı bir değil. Biz arkamızı dönsek hakime hanım, savcı beyle nüfus temsilcisi kontrol etseler burada olmaz mı? diyecek oluyorum, teknik bir mesele gibi görünse de sadece bir yanlışlık aslında, diyecek oluyorum, bir deli bir kuyuya, diyecek oluyorum susuyorum Aziz Abi. Çıkıyorum duruşmadan anlatmaya çalışıyorum müvekkilime; “erkekliğini ispatlaman lazım, doktora gideceksin” diyorum ve utana sıkıla soruyorum “bir sakıncası yok değil mi?”. Beni bile şüpheye düşürdü devlet yani. “Yok” diyor ve mühürletiveriyoruz kolunu. Durup dururken devlet ister mi senden cinsiyetini ispatlamanı vardır bir bildiği diyor herhalde ve suskun, gariban gidiveriyor. Devamını ben de merakla bekliyorum.. Umarım kesmeye kalkıp gerçeği nüfus kaydına uydurmaya çalışmazlar..   

30/8/2007

isyan güncesi

Önceleri hafife aldım çocukluğumun çekingenliği ile çatışan isyankâr gençlik cesaretimi, oysa ki ayak sesleriydi bir ayaklanmanın. İlk umutsuzluklarımı hiçe saydım, göçmen kuşları izlercesine arkasından el salladım, hiç dönmeyeceklermiş gibi.. Ki böylece başım da dikti hem onlar gittiğinde başımın öne düştüğünü görmeyeceklerdi.

 

            Umut bir oyuncaktı zaten oynarken sevindiren, kırıldığında ağlatan, köşe bucak saklatan. Ey insanlar! Bu tanrısal seslenişe aldanmayın, elma desem de çıkmayın. Herkes saklandığı yerde kalsın, kimse kimsenin oyuncağını kırmasın.

 

            Şüphesiz ki bir gün gözbebeklerim büyüdü, karanlıktan sandım meğer aşktanmış. İkisinin aynı şey olduğunu sonradan anladım. Büyüyen gözbebeklerinin kan kokusu sarınca etrafı leş kargaları dolaşırmış oymak için gözbebeklerimizi, bir şey vardı bilmedikleri;  “aşkın gözü kördür”. Oyulan gözbebeklerinin hiç izi geçmez ki…

 

            Tanrıyla alıp veremediklerimiz çoğaldı gün geçtikçe, neymiş efendim sunduğu yetenekleri heba etmişim. Oysa ki "zeka boyumdan biraz kısıp bacak boyuma biraz ekleme yapsaydınız daha mutlu olurdum" diyorum ve isyan bayrağını çekiyorum. Önce ben, sonra duygularım yetim kalıyoruz.

 

Biliyorum komutan

Bir şair bir ordu kadar tehlikelidir.

Bu yüzden bakmadım vapurdan denize

Baksam yetim ve hırçın şiirler doğuracaktım size

 

            Her gün direndikçe ben, dozajını arttırdı acının, her şeyi bilen.

 

Ağlıyor ama gözlerim değil içim,

Küçücük bir noktayken ben evrende

Nasıl bu kadar büyük olabiliyor hislerim

Yitik zamanlar diyarında nasıl da ayaklanıyor izlerim..

 

Küçükken bir düş gördüm; iki gülen gözlü çocuktuk, güneşe doğru koşuyorduk, karanlık bastırdı koca pençeli bir yaratık kalbini söktü yoldaşımın aldı götürdü. Kalakaldım, arkama baktım… Boşuna gelinmiş yollar gördüm, gerçekle karışık düşler.. Neyse ki karanlıklarımı çalan, düşlerimi tutan yıldızlar düştü ve her şey gerçeğe dönüştü..

 

Gölgeler geçiyor üzerimden

Hele akşam ışıklarında çoğalan ruhsuz gölgeler

Kapkara ağırlıklarıyla yüreğimi ezerler

Ansızın beni çeker gölgesi az küçük şehirler..

 

Yılların ve hüznün ateşi genleştirdi bütün hücrelerimi, eridim hiçbir kaba sığmaz oldum, bir tutkuydu sadece beni toparlayacak olan, tutku ki sebebidir bütün günahların.. Bence tutku yeryüzü ve gökyüzü kanunlarında cezasızlık olmasa dahi indirim sebebi olmalı..

 

Ve yasak elmayı kopardın dalından

Sonra kendini kovdun cennetten

Kendi yaratıcın olmaya özendin

Sabah uyandığında bir böcektin Samsa gibi

Elmayı sırtına saplayacak bir baban yoktu

Yine kendin sapladın elmayı

Elma ki yuvarlaktı bir kısır döngüydü devinimdi

Döndü dolaştı yine seni vurdu...

 

“Susan bir çocuktan daha tehlikeli ne olabilir?” demiş üstad, elbette ki seven bir kadın. Ve soruyorum ben de “Susan bir insandan daha çekici ne olabilir ki? Bu sessizliğin içinde nasıl da sağır edici bir ses var beynimde, bütün kelimeler konuşmaya kışkırtırken beni, suskunluğunla ördüğün o kalın duvara çarpıyorum..

 

Issız bir adayım ben

Limanımı son terk eden ve ayrılırken daha silueti silinmeden

Başka limanlara giden geminin dalgaları çarpıyor hala kıyılarıma

Issız bir adayım,

Arada bir kuşlar uğrar uzak yerlerden göçen

Konup ağlarlar kırılmış dallarıma.

Issız bir adayım ben.

 

Bazıları günahölçer olarak yaratılıyor sanırım. Ve iyiler sunuluyor kötülere, nefsine hakim olsun diye.. İyilik ne işveli davettir kötülere. Ey insanlar! sosyal bir yasa da ben buldum “iyilik kötülüğü çeker yasası” . Yani ne kadar iyiysen, o kadar korkusuzlaşır sana kötülük eden. Ders kitaplarına konulmayacak ama olsun kârdır kaç kişiyi kurtarabilirsem. Ey iyi insan; iyilere iyi, kötülere kötü davranmayı öğren. Tabi iyi yüreğinle kötüleri tespit edebilirsen..

 

Yaa böyle işte dostlarım, dost sandıklarım, sandıkta sakladığım acılarımı paylaştıklarım, paylaştığım acıları aleyhime kullananlarım, sayenizde buz gibi kaskatı sıradağlar oluştu yüreğimde. Her birinde her gün binlerce volkanik patlamalar eritti son kalan direncimi de.. İsyan günlerindeyim..

 

Gidiyorum..

Arkamda yağmalanmış duygular bırakarak,

Kavafis'e inat başka bir deniz bularak..

Tutun bu şehrin kollarından

Ayaklarını bağlayın, ayak izlerimi saklayın

Ne o gelsin arkamdan ne de dönmek olsun lügatımda

Nasıl yaşadıysam bugüne kadar yutacağım cümleler kusmadan

Öylece çekip gidiyorum arkama bakmadan

Yenilen de ben değilim sözleriniz

Aslında siz kendi onurunuzu yendiniz

Benimkini ganimet olarak bırakıyorum ve çekip gidiyorum

Gidiyorum sesimi, yedi kat yerin altında yedi kapılı zindanlara kapatarak

Kördüğüm sorular bırakarak..